ANEKDOD

OYKULER & DENEMELER

Vasiyet

Uyumak istiyorum, mümkünse sonsuza dek uyanmamak. Bilmem kaç bin kez intihar etmeyi düşündğm. Bu konuda oldukça kararlı olduğum zamanlar oldu, ama sonra aklıma kardeşlerim geldi. Onların herbiri vazgeçmem için yeterliydi. Her defasında vazgeçtim. İntihar mektupları bile yazdım kaç kere. Kızdım birilerine, bağırmak istedim, son mektubumda hepsini infaz etmek istedim ama sonra yine kendime döndüm zehirli sözlerimle. Kendime küfrettim, kendimden nefret ederek o mektupları yaktım Her seferinde…

İnsanın kendi ölümünü düşünmesi, kendi cenazesini hayal etmesi sevdiği insanlar için bunları düşünmekten çok daha kolay. İnsanın kendi intihar mektubunu yazması, en sevdiklerinden birinin yazdığı intihar mektubunu okumaktan daha kolay.İnsanın kendisi intihardan vazgeçince bu öyle çok da harika bir duygu olmuyor, o kadar ki en sevdiklerinden birinin intihardan vazgeçmiş olması kendi vazgeçişine göre dünyalar kadar büyük oluyor. Evet, öyle…

İyi geçmiş bir pazartesi akşamında uykuya dalmış ve ertesi sabah bir salıya daha uyunacak olmanın yükünden arınıncaya kadar uyumak istemiştim. En azından gün doğuşu bu salı biraz daha güzel olsundu. Kendi kendime uyanmak istedim, çalar saat tarafından uyandırılmadan. Çalar saat tarafından uyandırılmadım, Yağmur’un beni bedenimde 6.4 şiddetinde deprem oluyormuşçasına sarsmasıyla uyandım. Bir yandan beni sarsarken diğer yandan da tiz  bir sesle “Abla, abla?!” diyordu.

Gözümü açtığımda beni sarsmaya devam ediyordu ve  beni güneşin doğmasına saatler kala uyandırıyorsa geçerli bir sebebi olmasını umuyordum. Aksi halde ölümlerden ölüm beğensindi. Yattığım yerden doğrulduğumda Yağmur’un elinde beyaz bir zarf salladığını gördüm. Soru soran gözlerle bakmış olmalıyım ki açıklamaya girişti.

“Kapı çaldı. Sana baktım, duymamıştın, uyuyordun.Çocuklar da duymadı sanırım.Kalkıp bakayım dedim. Delikten baktım, kimse yoktu. Kapıyı açmaya korktum. Sonra yere baktım ve zarfı gördüm. Sanırım biri kapının altından zarfı attı ve kaçtı. Bu saatte postacıların çalışmadığını, kaldı ki aşağıdaki kapıyı burayı bilmeyen birinin açamayacağını ve zarfta da pul ya da adres olmadığını göz önünde bulundurursak…” artık dayanamadım “Politikacı konuşmayı kessene, zarfı açmadın mı?” Ben zarfı almak için uzanınca o da zarfı tutan elini uzanamayacağım bir seviyeye kaldırdı. 

“Açmadım çünkü üzerinde senin adın yazıyor. Söyle bakalım sana aşk mektupları yazıp da bu saatte kapının altından atıp kaçan enişte adayının adı ne?” Tepem atmıştı. “Yağmur saçmalama. Enişte adayı falan yok! Mektubu ver!” “Eniştenin adını söylemezsen vermeyeceğim.” “Enişte falan yok diyorum sana! Neden anlamıyor ve mektubu bana vermiyorsun?” “Uzatma abla, beni kandıramazsın.” Onunla uğraşacak halim yoktu. Eğer bu bir aşk mektubuysa ki olmadığından adım kadar emindim, önemli birşey olduğunu hissediyordum. Hangi erkek bana mektup yazıp da gece kapının altından atardı ki? Bunun için iyice sıyırmış olması gerekirdi herhalde. 

“İyi o zaman, aç ve oku!” “Yoksa bu ilk kez kendini gösteren gizli bir hayran mı acana?” “Yağmur sana onun ne olduğunu bilmediğimi söyledim!” “Bu bir aşk mektubu! Eminim bundan!” “Vasiyet olmasın da!” dedim ve arkamı dönüp yattım. Yorganı da başımdan aşağı örtmüştüm. İçimden “Vasiyet mi?” dedim, bu da nereden çıkmıştı, “Vasiyet?”. İyice saçmaladım diye düşünerek gözlerimi sımsıkı kapadım. Yağmur’un çıtı çıkmıyordu. Mektubu okuyordu büyük ihtimal, dahası sessiz bir şok geçiriyordu sanırım. Bu bir aşk mektubuysa şok geçirmesi doğaldı. Aşk mektubu değilse de şok geçirmesi doğaldı. Bu saatte ve postacının getirmediği bir mektup sıradan bir mektup olamazdı.

Yağmur’un kısık sesini duydum “Maraz, benim en iyi dostum. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanmak artık eskisi kadar kaldıramayağım bir hal almaya başladı. Boğulmaktan ve aslında boğulamamaktan sıkıldım artık. Cehennemi dünyada yaşadım, artık cenneti yaşamak istiyorum. Sence buna hakkım yok mu? Tanrıya karşı ne kadar büyük bir günah işledim bilmiyorum, o beni yanına almakta bu kadar gecikse de ben onun yanına kendim gideceğim. Bunun bedeli ne olur sence? Yine cehennem mi? Doğrusu bu beni pek etkilemez. Ölünce birşey hissetmezsin çünkü öyle değil mi?…” Bu son cümleye kadar nefesimi tutmuş ve Yağmur’u yorganın altından dinlemiştim. Anlam vermek için çok çaba harcasam da anlam veremediğim cümlelerdi bunlar. Adını anmadan ölümü anlatan cümlelerdi bunlar ve ölüm adını andığı anda kurulmuş mekanik oyuncak bebek gibi yerimde doğruldum. Yağmur’un elinden mektubu kaptım. “Gül’ün yazıları” dedim, acıdan inler gibi çıkmıştı sesim. Okumaya ben devam ettim, hızlıca.

“Birşey hissetmiyorsan alevler seni yaksın, bu birşeyi değiştirmez. Mal bile artık beni tatmin etmiyorum, daha fazlasını istiyorum, istesem de alamıyorum. Annem de artık benden yoruldu. Yusuf… Onu öyle görmek beni ölümden beter ediyor. Engelli bir çocuk, öz babasının o hale getirdiği. Yusuf büyüdükçe annem küçülüyor. Büyk acılar küçük insanların, değil mi? Biz küçük insanlarız. O kadar küçüğüz ki sığınacak birşeyler arıyoruz. Yıllarca birbirimize sığındık ama artık ben bırakıyorum. Tanrıya sığınmak istiyorum, hayal ettiğim gibi bir ölümle. Bir yolunu bulursan kendini kurtar, asla ‘acaba?’ diye düşünme. Sen benden daha güçlüsün, bunu biliyorum. Ama ben artık kaldıramıyorum Maraz. Bu bir veda değil, bir ‘şimdilik hoşçakal’ sadece. Belki öbür tarafta görüşürüz, ne dersin? Cesedimi sen teşhis et, annem beni o halde görmesin, yoksa dayanamaz ve Yusuf’un ona ihtiyacı var. Seni seviyorum can dostum. O çirkefe bulanmış ve paradan başka hiçbir şeyin para etmediği dünyada seni yalnız bırakıyor olduğum için beni affet, en azından affetmeye çalış. Tanrıyla randevuma geç kalıyorum. İyi şanslar, çünkü biliyor musun, ihtiyacın olan tek şey şans, herkesin ihtiyacı olan tek şey. Biz şanssız doğduk. Belki ben değil ama sen şanslı ölürsün umarım. Bu sadece bir hoşçakal, sonsuza dek bir veda değil. Eğer ruh diye birşey varsa, ki ben kısa bir süre sonra bunu anlayacağım, ruhum hep senin yanında olacak. Merak etme sınavlarda doğru cevaplar için orada olacağım. Şimdi, şu an gülümse, içten, sen mektubu okuduğunda ben artık nefes almıyor olabilirim, bu ruhumun mutluluğu ve huzuru için. Gül.” 

Mektubu bitirdiğimde 24 saatin o en soğuk dakikalarında Gül’ün olabileceği yere gitmek üzere kendimi sokağa attım, koşarak. Yağmur’un “Abla nereye gidiyorsun?” diye bağırdığını ve ona evde kalmasını emrettiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Gül, gülümse demişti, gülümsemek istiyordum, eğer öldüyse ruhu için, ruhunu huzuru, mutluluğu için. Gülümseyemiyordum. Sanki birşey beni engelliyordu. Yağmur’a mektubu açmadan önce söylediğim sözler aklıma geldi “Vasiyet olmasın da!”. Bu bir vasiyetti, bu bir intihar mektubuydu, bu bir veda mektubuydu. En yakın dostumu belki de bir daha asla göremeyecektim. Ya da görecektim, asla görmek istemeyeğim bir halde. “Cesedimi sen teşhis et” demişti “…hayal ettiğim gibi bir ölümle” Mektuptaki cümleler kafamın içinde geziniyordu. Nereye gitmiş olabilirdi, hayal ettiği gibi bir ölüm, nasıl, hayal ettiği gibi? Kendine aşırı doz vermiş olabilir miydi? Hayır, bu hayal ettiği gibi değildi. Bir kutu ilaç yutma falan da olamazdı. Düşünüyordum.

Kendi intiharımı düşündüğümde cevapları bulmak kolaydı. Aslında Gül’le bu konuyu daha önce konuşmuştuk. Birbirimize alternatif intihar yolları bulmuştuk. Ama neydiler ? Nasıldılar? Hatırlayamıyordum.

Kafam karışmaya başlıyordu. Aklıma başka başka düşünceler geliyordu, intihar kelimesine odaklanıyordum. Ben bunu nasıl düşünebilmişim diyorum, ağlamak istiyorum, bağırmak istiyorum, Gül’ü bulmak istiyorum. Hakkında rahatlıkla konuştuğumuz intiharın aslında ciddi birşey olduğunu şimdi şimdi anlıyorum ve şu anda intihara anlam veremiyorum, veremiyorum, lanet olsun.

Düşünmeye devam ediyordum. Hayal ettiği gibi bir ölüm? Bu bana birşey çağrıştırıyordu. Gül’ün bana anlattığı hayalleri aklıma getirmeye çalıştım. Gözümde birşeyler canlanıyordu. Bungee Jumpin’ ,evet, evet, bungee jumpin’. Bu Gül’ün hayatta yapmayı en çok istediği şeylerden biriydi. “Düşünsene…” derdi “…yaşamla ölüm arasında bir çizgidesin. Seni çizginin yaşam tarafında tutan, sadece bir halat. Sen o halata bağlısın, hayatın o halata bağlı.” Bunları anlatırken büyük bir heyecan duyduğunu hatırlıyorum. Bu ona heyecan verirdi, bu ona ölümü düşündürürdü. “Hayatın halata bağlı, halat koparsa hayatla arandaki bağ kopar. Bungee jumpin’de halata güvenirsin ve kendini boşluğa bırakırsın, halat yoksa ölümle yaşam arasındaki çizginin atlamadan önce olmadığın tarafına geçersin.”

Düşünmeye devam ettikçe ayaklarım beni bir yere götürüyordu, farkında değildim. Hafızam canlanmaya başlanmıştı. Gül “Eğer bir gün bunu yaparsam gözlerimi kapatacağım” demişti “O zaman halatı görmezsin ve bu atlayışın sonunda çizginin hangi tarafında olacağından emin olamazsın”. Ben de ona kendi intihar planlarımı anlatmıştım. “Uyuyarak ölmek isterdim ben” demiştim. Sonsuz uyku, benim hayal ettiğim ölüm şekli. Mutlu veya mutsuz olarak yatağa yatarsın ve hiçbir şey hissetmezsin, bir daha uyanmayacaksın. Ama Gül buna karşı çıkardı. “Fiziksel acı…” derdi “bence hissetmelisin, en son hissettiğin şey ve hiçbir zaman hissetmediğin kadar büyük bir acı, anlık. Yüksek bir yerden düşüp yere çakılmak gibi.” Evet, Gül’ün hayal ettiği ölm şekli kesinlikle buydu. Gözlerini kapatacaktı, böylece halatın olmadığını göremeyecekti, atlayışın sonunda çizginin hangi tarafından olacağını tahmin edememek için. Serbest düşerken ivmelenen bedeni tahmin edemeyeceği bir hızla yere çarpacaktı, beden düşerken kazandığı enerjiyi çarpmada kaybedecekti. Bu da bedeni parçalacak demek oluyordu. Bu yüzden de “cesedi sen teşhis et” diyordu. Parçalanan bir ceset tanınmaz olurdu herhalde. Annesinin, ona can veren kadının, onu öyle görmesini istemiyordu. Oysa bana “cesedi sen teşhis et” diyordu, onu o halde görmemi istiyordu. Belki de yaptığının ne kadar saçma, ne kadar yanlış birşey olduğunu anlamam için. Onu öyle görmemi istiyordu çünkü onu o halde görürsem benim buna cesaret edemeyeceğimi tahmin ediyordu. Mektup boyunca bana cesaret veren şeyler yazmıştı, benim hayatımı devam ettirmemi, cesur olmamı ima eden cümleler. Tüm bunlar neden cesedi bana teşhis ettirmek istediğini açıklıyordu. Ölümün ne kadar kötü olduğunu görmemi ve hayata sarılmamı istiyordu. Seçiminin yanlış olduğunu biliyor, bana onu takip etmememi vasiyet ediyyordu. Evet, bu bir vasiyetti.

Gül’ün nerede olduğu sorusunun cevabı da yavaş yavaş kafamda oluşmaya başlamıştı. Bir keresinde bana “İnsanlar ölmeden önce hayatlarının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğine inanıyor musun?” diye sormuştu ve ben de başımla onaylamıştım. “Ben buna dayanamam, o anları baştan yaşamak gibi. Çünkü çoğu anım mutlu değildi. Ben uzaktan seyretmeyi tercih ederim. Bir fotoğraf albümünün kapağına bakmak, içindeki fotoğraf karelerinde neler olduğunu, neler yaşandığını bilmek ama fotoğrafları görememek. Bak işte böyle…” demişti ve fotoğraf çeker gibi yapmıştı. Bir duvarda oturuyorduk. Altımız uçurumdu. Kayalıktı. Oraya manzara izlemeye gelirdi insanlar. Tüm şehir ayaklarının altındaydı sanki, ayağın kayacak diye korkardın. Orada ölüme yakın olurdu insan. “Gördün mü? Tüm hayatımın geçtiği şehrin fotoğrafını çektim. Albümün kapağı gibi oldu. Başımdan geçen herşey bu şehrin içinde, sokaklarında, bu şehrin gökyüzünün altında ama hiçbiri görünür değil, hepsi saklı. Albümün kapağını kaldırmazsan içini göremezsin.” Evet, cevap buydu. Hayatın film şeridi gibi gözünün önünden geçmeyeceği yer burasıydı. Albümün kapağı burasıydı. Ayaklarımın beni götürdüğü yer burasıydı.

Ama oraya nasıl hemen gidebilirdim? Şehrin çıkışına yakın bir yerdeydi. Otobüsle gidilebilirdi ya da taksi? Evet, taksi ve böyle zamanlarda yoldan hiç taksi geçmez. En yakın durağa kadar koştum, neyse ki bir araba vardı. Taksiciye yeri çabucak tarif ettim. Allahtan o saatte yollar tenha oluyordu.

Oraya hangi arada vardık bilmiyorum, bütün yolları görmüş fakat algılayamamıştım. Vardığımızda gün ağarmaya yüz tutmuştu. Arabanın yanaşabildiği yere kadar gittik. İndim. Hayatımda hiç bu kadar heyecanlanmamıştım, korkmamıştım. Bu artık geri dönüşü olmayan ve ucunda ne olduğunu bilsen de bilmemeyi umduğun bir yoldu. Gül’ün parçalanmış bedenini hayal etmemeye çalışıyordum.

Duvar görüş alanıma girdiğinde civarda kimse yoktu. Hayır, diye bir çığlık atmak istedim, tüm gücümle koşup uçurumdan atlamak, Gül’ün parçalanmış bedenini görmeden. Çünkü buraya geldiğinden emindim, buraya geldiğinden kesinlikle emindim. Koşup duvara yanaştım. Uçurumdan aşağı bakmadan önce gözlerimi kapattım. Gözümde Gül’ğn atlayışı canlanıyordu; uçurumun kenarına gelişi, gözlerini kapatışı, kollarını kanatmışçasına açıp kendini boşluğa bırakışı, çığlığı ve yere çarpış sesi. Sesler kulağımda uğulduyordu.

Büyük bir uğultu. Çığlığa karışan bir çarpış sesi… Sonra sesler kesildi. Sebep bir hıçkırık sesiydi. Gözlerimi açtım. Gül’ün komik hıçkırışıydı bu. Duvarın diğer tarafında yerde oturuyormuş, ayağa kalktı, elindeki viski şişesini elime tutuşturdu. Gözleri ağlamaktan şişmiş, kızarmıştı. “Yapamadım” dedi, benim olduğum tarafa geçti sonra. Karşımda durdu. Gözlerimin içine baktı, ardını görmek ister gibi. Sonra üzerime sarıldı. Ağlıyordu, ağlıyordum. Viski şişesi elimden düştü ve kırıldı. Kırılan camın sesi kulaklarımda yankılandı…

sy

Hafızanın azizliğinden korunmak üzere başlattığım bu tumblog olayını sürdürebilmeyi umuyorum, haydi bakalım…